20 Temmuz 2010 Salı

KATAKOFTİ - 8’lik bir “muhabbet”


Katakofti‘yi ilk okuduğumda, aslında fazlasıyla usta işi bir kitap olduğunu fark ettim. Demek istediğim, artık kendini ispatlamış bir yazarın yaptığı dil ve üslup oyunlarını uyguladığı, tıpkı Necatigil’in Kareler kitabı gibi, bir ustalık dönemi ürünü gibi duruyor. Bu kitaptan önce, yayınlanmasa da elediğiniz dosyalar oldu sanırım. Ne kadar zamanınızı aldı bu kitap?

Bu kadar övgüden sonra, artık şu kibirli şehir efsanesinin Picasso’su gibi cevap verebilirim sanırım bu soruya. Hani Picasso iki dakikada harika bir resim çizince şaşırıyor karşısındaki, o da “Sadece iki dakika değil, altmış yıl ve iki dakika” diyor ya. Katakofti de otuz dört yıl ve sekiz gecede tamamlandı. Aslında ilk hikâyeyi yazarken bir dosya halinde düşünmemiştim. Bir buçuk yıl önce başladığım ve bitmeyen birkaç projem vardı. Arkadaşlarımın ısrarları sonucunda, gündelik hikâyeler yazıp dergilere göndermeye karar vermiştim. Sesi kapalı televizyona boş boş bakarken, “Bir bulmaca hikâye edilebilir mi?” diye sordum kendime. Televizyonu kapatıp işe giriştim ve bir kare bulmaca oluşturmaya başladım.

Hikâyenin ilk hali o gece bitti. Ama ben aşina olduğum kavramlarla bir bulmaca oluşturmuştum. Bunun yerine bir başkası tarafından hazırlanacak profesyonel bir bulmacayı hikâyeye dönüştürmek daha doğru olur dedim. Hem böylece işimi daha da zorlaştırmış, sınırlarımı zorlamış olacaktım. Bu arada bulmacaya bir de şifre gömülü olsun istedim. Bulmacayı Nurettin Pirim’e sipariş ettim. Sorularına ve yanıtlarına hiç karışmadığım, fakat bazı harfleri içermesini istediğim bir bulmacaydı bu. Sadece şifrede yer alacak harfleri söyledim. Bir de kullanılacak kelimelere dönem sınırı koyduk: Çünkü ilk dört hikâye aslında birer dönem hikâyesi. Muhtemelen 1951 TKP tevkifatı sırasında yaşanıyor bunlar. Bulmaca o dönemde kullanılan kelimelerden oluşsun dedik. Bulmacanın tamamlanması iki ay sürdü. Gelir gelmez ilk hikâyeyi tadil ettim ve son halini aldı.

Hikâye bitince şunu düşündüm: Unsurlarından biri değişseydi, şöyle değil de böyle olsaydı, hikâye nasıl değişirdi? Her hikâyede bir unsuru değiştirerek bunun kurmacadaki değişimini izledim. Bu soruşturmanın sonucunda yedi hikâye daha ortaya çıktı. Bunların her birine de birer gece harcadım. Böylece dosya sekiz gecede tamamlandı.

Ama elbette bunun da bir evveli var. Doksanların ortalarında, Arjantinli bir yazarın adıyla, sözde İspanyolcadan çevrilmiş, Borgesyen hikâyeler yazıyordum. Ama hiçbirini yayımlamadım. Uzunca bir süre ise hiçbir şey yazmadım. 2005’te Hayvan’da yayımlanan yazılarla, kalem mesaisine tekrar başladım diyelim.

BU KEYİFLİ SÖYLEŞİ'NİN DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ


5 Mayıs 2010 Çarşamba

İngiltere’nin Beatles’tan sonraki markası Beckham




David Robert Joseph Beckham, son yıllarda İngiliz futbolunun en önemli markası artık bu isim. Ne milyonlar harcanarak kırk yıl sonra şampiyon olan Chelsea, ne efsane teknik direktör Ferguson, ne de bir başkası… Geçtiğimiz Dünya Kupasından sonra takımdan ayrıldığını ve kaptanlığı bıraktığını göz yaşları içerisinde açıklayan Beckham, İngiliz Milli Takımının reklam gelirinin önemli ölçüde düşmesine sebep olmuştu. Gerek sponsorluk anlaşmaları, gerekse özel hayran kitlesi ile ismi “marka” olarak anılan Beckham, kendini bir ürün olarak pazarlama konusunda son derece başarılı bir kariyer çizmişti. Bundan birkaç yıl önce Beckham’ın yıllık maaş ve sponsorluk kazancı 30 milyon dolara varıyordu. Yani en pahalı transferler, gelirlerini bonservis, prim ve diğer başka yerlerden kazanırken, Beckham daha maça çıkmadan önce tıraş olduğu “jilet” ile para kazanıyordu.

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ!

18 Mart 2010 Perşembe

MİLLİ FORMA = MİLLİYETÇİ ÜNİFORMA?

MİLLİYETÇİLİK VE MİLLİ TAKIM

Arda Turan: “Ben milliyetçi bir insan olarak Türk bir hocayla çalışmayı tercih ederim.(2009)”

Fatih Terim: “Orhan Pamuk, yetersiz milliyetçidir.(2008)”

Orhan Pamuk: “Fatih Terim’e rağmen milli takımı tutuyorum. Ama bence milli takımlar ülkelerde milliyetçiliği körüklüyor.(2008)”

Bu üç cümle, ki sonuncusu aslında son derece de manidar bir cümledir, bir arada değerlendirildiği zaman milli takım forması, ülkemizde milliyetçi akım üniforması gibi görülüyor diye düşündürüyor insana.

İsviçre ve Avusturya’nın ev sahipliğini yaptığı Euro 2008 turnuvası öncesi ve sonrası sırasıyla Orhan Pamuk ve Fatih Terim’in kurdukları cümleler bugün unutulmuş olsa da, o dönem bir kenara iliştirdiğim notlar arasındaydı. Hatırlayacağımız üzere Türk milli takımı turnuvadaki performansından önce, pek çok açıdan tartışmalarla beraber katılmıştı sözkonusu turnuvaya.

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

11 Mart 2010 Perşembe

UMBERTO ECO’DAN ÇIRKINLIĞIN ARKEOLOJISI


Daha bizler güzelliğin tanımını yapamadan, hâlâ lafa gelince “güzellik görecelidir” diyerek işin içinden sıyrılma yollarının peşinde koşarken, Umberto Eco tüm derinliğiyle Çirkinliğin Tarihi’ni kaleme almış. Bundan birkaç yıl önce yayınlanan Güzelliğin Tarihi’nden sonra hem güzellik kavramının tamamlayıcısı olarak, hem de başta Batı kültüründe olmak üzere, dünya kültür tarihindeki çirkinlik algısının arkeolojisini yapıyor. Ama öyle sandığımız gibi, genel bir çirkinlik tanımı ardından ilk çağdan günümüze çirkinler nelerdi, kimlerdi şeklinde bir sıralamayı takip etmiyor Eco. Zaten takdir edersiniz ki, böyle bir sıralama ona yakışmazdı. Kitabı okuduktan sonra “çirkin” kavramının tüm eksiklerini giderecek, belki de Çirkin Kral tanımlamasının arkasında yatan gerçekleri daha iyi ayırt edebilecek duruma geleceksiniz.


YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

5 Mart 2010 Cuma

İZLEMİYORSANIZ, OKUYUN!


İZLEMİYORSANIZ, OKUYUN!


--DİKKAT BU DİZİYLE İLGİLİ BİR YAZI DEĞİLDİR--

Yayınlandığı günden beri izlenme rekorları kıran, ilk önce dünyada daha sonra ülkemizde önemli bir hayran kitlesi olan ve ciddi fan kulüpler doğuran dizi Lost. Pek çoğumuzun bildiği gibi, bir uçak kazasında adaya düşen kazazedelerin, adada ve önceki hayatlarında yaşadıklarını anlatıyor.

Ancak dizi kısa zamanda bir fenomenene dönüştü. İnsanlar bir araya gelip diziyi beraber izliyor, teoriler geliştiriyor, kendine bir karakter seçiyor veya sohbetleri sırasında Jack mi Sawyer mi sorusunu birbirlerine soruyordu. Dizi daha Türkiye’de yayınlanmadan ciddi bir izleyici sayısına ulaşıp, internet aracılığıyla bölümleri elden ele dolaşan, altyazı çevirmenlerine bile saygıyla yaklaşılan bir fenomene dönüyordu her geçen gün. Dizideki gizemli sayıları birkaç hafta üst üste sayısal lotoda yazanlara rastlandığı gibi, diğer taraftan diziyi hiç izlemediğini söyleyerek övünenler de vardı. Uzun lafın kısası, başarılı senaryosu ve etkileyici kurgusuyla sadece basit bir televizyon dizisi değildi Lost. Farklı yönetmenler tarafından çekilen bölümleri sayesinde her hafta farklı bir tempo yakalayan, pilot çekimleri bile milyon dolarlara mal olan dizinin en büyük özelliklerinden birisi, standart aksiyonların ötesinde, isimlerden olaylara dizide pek çok edebi göndermenin bulunması. (...)

DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!

2 Mart 2010 Salı

BIR ZAMANLAR FANTEZI VARDI!

Sandığımızın aksine, fantezi aslında ülkemizde icra edilen bir müzik türünden çok öte bir şeydir ve aslında bunun cinsel argümanlarla beslenmiş olanları ilk akla gelendir. Ancak son yıllara bakarsak, artık insanların veya çiftlerin fantezilerinin neredeyse sözünü ettiğimiz müzik türü kadar garipleştiğini ve hattâ ne idüğü belirsiz bil hale geldiğini söylemek mümkün.

Ne oldu da bu hale geldik ve “fantezisiz kaldım anne” gibi türküleri garip makamlarda söyler olduk? Baktığımız zaman, ağırlıklı olarak erkekler futbol, siyaset, kadın gibi konuları sıklıkla konuşmalarına rağmen, en yakın arkadaşlarıyla bile “porno” meselesini pek az konuşup tartışıyorlar. Bunun sebepleri daha derin incelemeler gerektirir aslında. Çünkü porno izleyen bir erkek, bütün erkeklerin porno izlediğine inanırken, izlemeyen erkek de –her ne kadar sayıları az da olsa gerçekten varlar- izleyen erkeklerden ve pornodan tiksintiyle söz ediyor genel olarak. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir gelişim ve seri bir tüketim süreci içerisinde yer alıyor porno meselesi. (...)

Yazının tamamı için lütfen TIKLAYINIZ

1 Mart 2010 Pazartesi

TARAFTAR: Süresiz Kadro Dışı!

Futbol için yapılan en meşhur muhalif tanım, şüphesiz “kitlelerin afyonu” olduğudur. Peki kimdir bu müptelâlar? Neden futbolla yatıp futbolla kalkarlar, sayıları nedir? Bunların hiçbirinin tam cevabı yok. Dünya üzerinde kaç tane futbol hastası olduğunu kimse bilmiyor… Ama bu oyunun en önemli unsurlarından biri olduklarını biliyorlar veya en azından onlar öyle olduklarını düşünüyorlar. Genel futbol literatüründe, “12. Adam” ortak adlandırmasında değerlendiriliyor taraftarlar, önce oyuna ve oyunculara, sonrasında kulübe olan etkileri dolayısıyla, en azından iade-i itibar için bu şekilde adlandırılıyorlar.

Dünyanın her yerinde bir futbol kulübü ve hepsinin taraftarı var. Peki her geçen gün, biraz daha “endüstrileşen” futbolda taraftarlar neler yapıyorlar, kendilerini nasıl ifade ediyorlar ve bu oyun için ne kadar gerekliler… artık bu soruları da düşünmek gerekiyor. Zira büyük patronların, daha da büyümek için veya çok uluslu şirketlerin dünya üzerinde biraz daha genişlemek için kullandıkları bir oyuncak haline gelen futbol, taraftarın elinden yavaş yavaş kayıyor. Gerçekten de baktığımızda artık futbol öyle kendi halinde taraftarın anlayacağı eski halinden çok farklı bir boyutta. Bir zamanların fakir fakat gururlu oyunu, neredeyse yirmi yıldır podyum mankeni veya gerçek ifadesiyle bir ‘popstar’ edalarıyla ortalıkta dolaşıyor. Takımlar için yapılan yeni mükemmel stadyumlar, birbirinden pahalı sponsorluk anlaşmaları, çoğu ülkede yapılacak müsabakanın tarihine ve saatine bile müdahele edebilecek yetkiye veya dünyanın her yerinde oyunu şifreleyecek anlaşmaya sahip televizyon kanalları taraftarı unutmuş gibi görünüyor. Örneğin 25 Ekim 2009 tarihindeki River-Plate & Boca Juniors maçının Arjantin’de gündüz oynanmasının sebebi, diğer kıtalardan da izlenebilmesi değil de nedir? Hattâ Manchester United’in birçok maçını bu sene gündüz saatlerinde oynamasının sebebi de Asyalı taraftar kitlesinden başka bir şey değil. (...)

Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ

http://www.oynakbeyi.com/post/224153961/futboltaraftar